KadınPod #22 | Şirin Tekeli

KadınPod’un 22. ve 8 Mart özel bölümünde, kadın hareketinin öncü isimlerinden Şirin Tekeli’yi ve 1980 sonrası Türkiye kadın hareketinde yaşanan gelişmeleri anlatıyorum. Dönemin kararlı kadınlarının başarıları, günümüzde genç kadınlara güç vermeye devam ediyor.

Bu yazıyı podcast olarak dinlemek için:


ŞİRİN TEKELİ

8 Mart 2021.. Türkiye bugüne ülkenin dört bir yanından gelen kadına yönelik şiddet ve kadın cinayeti haberleriyle giriyor. 92 yaşında tecavüze uğrayarak öldürülen Hanım Pınarlı’nın haberini okuduğumuz 6 Mart gününü 7 Mart’a bağlayan gecede, Samsun’da boşandığı eşine sokakta saldırarak vahşice şiddet gösteren İbrahim Zarap’ı gördük. Sabahına 10 yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz etmek isterken çevredekiler tarafından linç edilen erkeğin haberiyle uyandık. Birkaç saat geçtikten sonra, Zeynel Korkmaz’ın eşi Reyhan Korkmaz'ı boğazından bıçaklayarak öldürdüğü haberini aldık.

8 Mart.. Dünyanın her yerinden eşitlik seslerinin yükseldiği bir gün. Herkes en güçlü farkındalık mesajını verme yarışına giriyor. Türkiye’de de yüzlerce reklam yayınlanıyor. Süslü süslü konuşmalar yapılıyor. Fakat 8 Mart 2021’in Türkiye için çok önemli bir farkı olacak. Çünkü, bu ülkeye eşitlik mücadelesinde hala daha ilk seviyede, yani yaşam hakkı seviyesinde olduğunu hatırlattı. Tam da bununla yüzleştiğimiz gün, KadınPod’un yeni bölümünde Türkiye’nin öncü kadın hakları savunucularından Şirin Tekeli’nin hayatını ve onun paralelinde 1980’lerin ilk yıllarından itibaren tekrar güç kazanmaya başlayan kadın hareketini anlatmak istiyorum. Bugün ‘’Birlikte Güçlü’’ diyebiliyorsak, bu kadın dayanışmasını en baştan beri kararlılıkla sürdürenlerin sayesinde.. Kendimizi oldukça umutsuz hissettiğimiz bugünlerde, onların deneyimlerini hatırlamanın bize güç vereceğine inanıyorum. Hazırsanız, başlayalım.

İki felsefe öğretmeninin tek çocuğu olan Şirin Tekeli, 1944 yılında Ankara’da doğuyor. 1961 yılında Ankara Kız Lisesi’nde eğitimini tamamladıktan sonra, 1961 yılında Paris’e gidiyor ve Fransızca öğrenmeye başlıyor. 1962 yılında hukuk eğitimine başlayan Tekeli, sonrasında Paris’ten ayrılıyor ve İsviçre’ye gidiyor. Lozan Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi alanında lisans eğitimini tamamlıyor. Eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul’a dönüyor ve 1968 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğretim üyesi oluyor. Bu dönemde öğrencilik yıllarında tanıştığı Ahmet Tekeli ile evleniyor. 1973 yılında Sistem Teorisi merkezli doktora çalışmasını tamamlıyor. 1978 yılında da, kadınların siyasete katılımı konulu doçentlik tezini bitiriyor. Tekeli’nin bu araştırması, 1982 yılında ‘’Kadınlar ve Siyasal-Toplumsal Hayat’’ adıyla Birikim Yayınları tarafından basılıyor. Bu kitap, Türkiye'de kadınların politik ve toplumsal alandaki konumunu inceleyen, Türkçe yayınlanan ilk kitap oluyor.

Şirin Tekeli, doçentlik tezini yazdığı dönemde karşılaştığı tepkileri Esen Özdemir’in kendisiyle yaptığı röportajda şöyle anlatıyor; ‘’Konuyu seçtiğim zaman en yakın dostlarım bile alaya aldılar, böyle siyaset bilimi tezi olmaz diye. “Ne demek, kadın konusunda doçentlik tezi mi olurmuş”. Gayri ciddi diyorlardı. Siyaset bilimi ciddi bir bilim dalıdır, kadınlarla uğraşmak da ne demek oluyor. Bunu alaya alarak söyleyen de vardı, ciddi ciddi söyleyen de.’’

Doçentliği sonrasında seçimler üzerine çalışmaya başlıyor ve burs alarak Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi'nde ‘haritalama’ tekniğini öğreniyor. Çalışmaları süresince bir yandan Türkiye’nin bütün seçim verilerini bilgisayara işlerken, bir yandan da şehirde seçim sosyolojisi konusunu incelemeye başlıyor. 12 Eylül Darbesi sonrasında kurulan YÖK'ü protesto ederek 1981 yılında üniversitedeki görevinden istifa ediyor. Üniversiteden ayrıldıktan sonra, yazar, redaktör ve çevirmen olarak çalışmaya başlıyor. Bu dönem, aynı zamanda İkinci Dalga Feminist Hareketin Türkiye’de etkisini hissettirmeye başladığı dönem. 12 Eylül’ün baskıcı ve yasaklayıcı atmosferinde siyasi hayat durma noktasına gelirken, kadın hareketi güç kazanmaya başlıyor.

Hikayeyi birazcık daha başından alalım. 1934 yılı öncesi, Türkiye’de kadın hareketinin oldukça aktif olduğu bir dönem. II. Meşrutiyet’in ardından Osmanlı’da başlayan hareket, kadınların eğitim, çalışma ve aile içinde saygın bir yer edinme haklarını savunurken, sonrasında kadınların seçme ve seçilme haklarını kazanmasına odaklanıyor. Bu mücadeleyi sürdürürken sürekli baskı altında kalan, kendilerine yönelik karalama kampanyaları başlatılan, gazetelerde karikatürler üzerinden dalga geçilen, kurdukları siyasi parti kapatılan kadınlar yıllar süren mücadelenin ardından 1934 yılında seçme ve seçilme haklarını elde ediyorlar. Sonrasında kadın hareketi, 1970’li yıllara kadar sessiz kaldığı bir döneme giriyor. Bu sessiz dönem boyunca, kadınlar sadece aile içinde konumlandırılmaya devam ediyor. Kentlerde yaşayan kadınların bir kısmı eğitim olanaklarından yararlanır, meslek sahibi olurken, kırsal kesimlerde yaşayan kadınların hayatlarında çok da bir şey değişmiyor.

Kadın örgütlenmelerinin daha çok hayır dernekleri düzeyinde devam ettiği sessiz dönemin ardından 70’li yıllarda kadınlar tekrar sorgulamaya ve örgütlenmeye başlıyorlar. 12 Eylül askeri darbesinin ifade, örgütlenme ve eylem yapma haklarına getirdiği yasaklamaların da etkisiyle, kadınlar evlerde toplanmaya başlıyorlar. Bilinç Yükseltme Toplantıları adı verilen bu buluşmalara Şirin Tekeli gibi YÖK nedeniyle üniversitelerden uzaklaştırılan kadın akademisyenlerin katılmasıyla beraber yapılan tartışmalar daha da derinleşiyor.

Şirin Tekeli, 1981 yılında Yazarlar Kooperatifi YAZKO'nun davetiyle feminist yayınları çevirmek üzere oluşturulan bir gruba dahil oluyor. Bu grubun nasıl oluştuğunu kendisini şöyle anlatıyor; ‘’Üniversiteden istifa ettikten sonra, Mustafa Kemal Ağaoğlu bana ilk iş teklifini yaptı: YAZKO için bir kadın dergisi çıkarmak ve kadın dizisi hazırlamak. Tek başıma böyle bir şey yapamayacağım için bu konularda bilgili olan kadınlara haber verdik. Altı kadın toplandık. Dergi çıkarmaya başlamadan önce bizim feminizmi öğrenmemiz lazım diyerek yola çıktık. Nasıl öğreneceğiz? Bir kitabı çevirerek öğrenmeye karar verdik. Herkes evindeki kitapları getirdi. İyi bir başlangıç olacağını düşündüğümüz Juliet Mitchell’in Kadınlık Durumu’nu çevireceğimiz ilk kitap olarak seçtik. Kitabı çevirirken de feminist literatürün terminolojisini öğrendik. Üzerimizde feminizmi Türkçeleştirmek sorumluluğu vardı. Bu yüzden her kavramı nasıl çevireceğimiz üzerine uzun tartışmalar yaptık. Mesela, “male dominance” bu kavramlardan biriydi. Sosyolojide ataerkillik diye bir şey var fakat tamamen feminizmin atfettiği patriyarka, erkek hegemonyası içeriğinden boşaltılmış şekilde kullanılıyor. Ben itici bile gelse patriyarka kavramını kullanmamız lazım, ataerkillik dersek güme gider diye düşünüyordum. Nihayetinde kitapta patriyarka olarak çevirmeye karar verdik. ‘Gender’ üzerine tartıştığımız bir diğer kavramdı. Ben cins denilmesinden yanaydım ama daha sonraki kuşaktan arkadaşlar, toplumsal cinsiyet dediler ve bu kavram öyle yerleşti.’’


Bu küçük grubun içerisinde yer alan kadınlar, ilk olarak Somut Gazetesi’nin 4. sayfasında yazılar yazıyorlar, ardından 1983’te Türkiye’nin ilk feminist yayınevi Kadın Çevresi’ni kuruyorlar ve dünyanın farklı yerlerindeki feminist yazarların eserlerini Türkçe’ye çeviriyorlar. 1986 yılında Birleşmiş Milletler’in Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin Türkiye’de uygulanması için imza kampanyası başlatılması da bu kararlı kadınlar sayesinde oluyor. Hatta bu mücadelenin, şu an İstanbul Sözleşmesi için verilen mücadeleyle ne kadar benzeştiğini Şirin Tekeli’nin şu sözlerinden anlıyoruz; ‘’Sözleşme 1985’te yürürlüğe girmişti ve Türkiye de 1985 yılında imzalamıştı. Dolayısıyla, biz bu sözleşmenin uygulanması ve boş bir kağıt parçasına dönüşmemesi için, müthiş bir öfke, infialle ne yapabiliriz diye konuşmaya başladık. Peki ne yapacağız? Madem bunu Türkiye Büyük Millet Meclisi kabul etmiştir o zaman Meclis’e gideceğiz. Nasıl gideceğiz Meclis’e? Dilekçe Kampanyası yapıp, dilekçeleri Meclis’e vereceğiz. Dolayısıyla benim önerimle sözleşmenin uygulanması için bir imza kampanyası başlatmaya karar verdik. Dilekçeyi 4 bin kadın imzaladı. Bu hiç beklemediğimiz bir ilgiydi, çok şaşırdık. Dilekçeleri 8 Mart 1987’de Meclis’e sunduk. Bu kampanyadan sonra, sandığımız kadar yalnız olmadığımızı gördük. Bundan sonra da, hep çoğalarak yola devam ettik. Birbirinden çok farklı düşüncelere sahip kadınlarla birlikte birçok eylem örgütleyebildik.’’

1987 yılında, Çankırı’da Hakim Mustafa Durmuş’un eşinden şiddet gördüğü için boşanmak isteyen bir kadının dava tutanağına ‘’Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmemek gerekir!’’ yazdırması üzerine kadınlar ayaklanmaya başlıyor. 17 Mayıs’ta İstanbul Kadıköy’deki Yoğurtçu Parkı’nda gerçekleştirdikleri miting, yıllar sonra kadınların gerçekleştirdiği ilk kitlesel miting oluyor. Peki bu kadınlar ne diyor? Bugün belki duymaya alışkın olduğumuz ama o gün için ilk defa duyulan şeyleri söylüyorlar aslında. Aile içi şiddete karşı ayaklanıyorlar, geleneksel kodları sorguluyorlar, cinsiyetçi atasözlerini yerden yere vuruyorlar. İlk defa ‘’kadına yönelik şiddet’’ ve ‘’erkek şiddeti’’ kavramlarını kullanmaya başlıyorlar. ‘’Bağır herkes duysun!’’ diyorlar ve gerçekten herkese seslerini duyuruyorlar.

Şirin Tekeli o döneme yönelik önemli bir tespitini de şu sözlerle yapıyor; ‘’Bizde feminist hareket şiddet gündemiyle ortaya çıktı. Türkiye’deki feminist hareketin saygı duyulacak bir şeyi vardır: tanık olmadan yola çıkılmaz. Mesela hala ensest konusunda tanık yok dolayısıyla ensest konusunun üzerine gidilmiyor, oysa ensest de çok yaygın, aile yapısı buna çok müsait. Ama şiddet gündemi de bir yargıcın kararı üzerine ortaya çıktı ve Dayağa Karşı Yürüyüş yapıldı. Dolayısıyla, somut olaylardan yola çıkmak önemli; ancak böyle olursa bir hareket olur.’’

Şirin Tekeli, 1985'te Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin uygulanmasını talep eden dilekçe kampanyasında, Türk Ceza Kanunu ve Medeni Kanunda yer alan cinsiyetçi maddelerin kaldırılmasında, ardından 1987’deki Aile İçi Şiddete Karşı Yürüyüş ve Kariye Şenliği’nde, 1989'da Mor İğne Kampanyası’nda oldukça aktif ve öncü bir şekilde yer alıyor. Aynı zamanda, 1989’da Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı'nın kuruluş çalışmalarını da başlatan isimlerden biri oluyor. Dayağa Karşı Kadın Dayanışması Kampanyası’nın ilk somut sonuçlarından biri, 1990 yılında Şirin Tekeli’nin de kurucu üyesi olduğu Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın kurulması oluyor. Türkiye, Mor Çatı sayesinde kadınlar için asıl tehlikenin evde olduğunu ve kadın sığınaklarının önemini fark ediyor. Bu dönemde, üniversitelerde de Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezleri kurulmaya başlanıyor. Toplumsal cinsiyet konusunda birçok tez yazılıyor, konferanslar düzenleniyor. Kısacası, küçük bir grubun örgütlenmesiyle başlayan ve gitgide daha da büyüyen kadın hareketi tekrar eski gücüne kavuşuyor.

Buraya kadar anlattıklarım bile dönemin oldukça özet hali diyebiliriz, 2000’ler ise apayrı bir podcastin konusu olabilecek kadar detaylı. O sebeple tekrar biyografik anlatıma dönüyorum.

Şirin Tekeli’nin 1988 yılında Kadınlar İçin adlı makale derlemesi, 1990'da Meryem Koray ile birlikte yazdığı Kadınlarla İlgili Eşitlik Politikaları kitabı yayınlanıyor. Aynı yıl, Kadın Bakış Açısından Türkiye'de Kadınlar kitabını da derleyen isim oluyor. Kitap, 1995 ve 2010 yıllarında yeniden basılıyor, Almanca ve İngilizce dillerine çevriliyor. 1997 yılında kurulan Kadın Adayları Destekleme Derneği’nin kurucu ve onursal başkanı olan Şirin Tekeli, Kadın Hukukçuları Destekleme Vakfı, Anakültür Kooperatifi ve Winpeace -Türk ve Yunan Kadınları Barış Girişimi’nin de kurucuları arasında yer alıyor. Yazdığı kitapların yanı sıra, Fransızca ve İngilizce'den çoğu kadınlar ve demokrasi ile ilgili olmak üzere 25 kitabı Türkçe’ye çeviriyor.

Kendisinin yayınlanan son kitabı ise 2017 yılında çıkan Feminizmi Düşünmek oluyor. Tekeli, bu kitabı yazarken neyi amaçladığını şöyle açıklıyor: "… neredeyse kırk yıllık bir döneme tanıklık etmek istedim. Tarihe meraklı genç okurların ilgisini çekebilir diye düşünüyorum. Bu umutla hepinize ‘eleştirel’ gözle okumalar yapmanızı öneriyor; kadınların kaderini değiştirmekte bana göre tek güç olan feminizmle dostça bir ilişki kuracağınızı umuyorum.”

Şirin Tekeli, 13 Haziran 2017’de beyin tümörü tedavisi gördüğü Bodrum'da, 73 yaşında hayata veda ediyor. Ölmeden önce bedenini, bilimsel araştırmalarda kullanılması adına Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne bağışladığı için, mor bayraklı tabutu İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi'ne gönderilmek üzere kadınlar tarafından taşınarak cenaze aracına koyuluyor. Kadınlar cenaze aracını alkış ve zılgıtlarla uğurluyorlar.

Esen Özdemir kendisiyle yaptığı röportajda ‘’Son olarak, sizin tanımlamanızla torunlar kuşağındaki feministlere ne söylemek istersiniz?’’ diye soruyor. Şirin Tekeli’nin cevabı ise şu şekilde oluyor; ‘’Feminizm için hala ve uzun süre, patriyarkayla mücadele birinci planda olacaktır. “Özel olan siyasidir” kavramı geçerliliğini bugün de otuz yıl önceki gibi korumaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de aile içi şiddet kadar, son on yılın gündeme getirdiği, kadın cinayetleri türü şiddet biçimlerine karşı mücadele sürecektir. Kadınların siyasi karar odaklarına daha fazla girmesi, dünya genelinde feminist hareketin öncelikli bir sorunu olmaya devam ediyor. Daha yapacak çok şey var. Yılmak yok. Top artık, beşinci ve altıncı kuşak feministlerde…’’

Şirin Tekeli’nin hayatı ve çalışmaları eşitlik mücadelesi yolunda kadınlar için bir yol haritası niteliğinde aslında. Benim için en önemli noktası da, kadınlar için örgütlü olmanın ve dayanışmanın ne kadar hayati nitelikte olduğunu hatırlatması. Evet, bugün 8 Mart. Bir gün elbet eşitliği coşkuyla kutlayabileceğimiz 8 Mart’lara olan inancımı asla kaybetmiyorum. Önceden gelenlerin bizlere bıraktığı büyük bir eşitlik mücadelesi mirası var. Bizlere de o mücadeleyi daha da büyütmek düşüyor.

Bu bölümü de Şirin Tekeli’nin asla unutmamamız gereken sözüyle kapatmak istiyorum.

“21. yüzyıl kesinlikle kadınların yüzyılıdır. Geri çevrilmesi mümkün değildir.’’

Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere!


YORUM YAPILMAMIŞ

YORUMUNUZU GÖNDERİN