Şimdi size, 8 yaşından beri dinlediği ve ortaokuldan sonra idol olarak görmeye başladığı sanatçıyı 22 yaşında ilk defa canlı izlemeyi ve dinlemeyi başaran bir kızın anılarını anlatacağım. Hayatta 2673 Km yol gitmeyi göze alabileceğiniz çok fazla şey yoktur aslında.. Belki aileniz, belki kariyeriniz belki de gezi tutkunuz için bu yolu gitmek herkes tarafından makul görülebilir. ‘’Biz Beyoncé konseri için Belçika’ya gidiyoruz.’’ diye tanıdıklarımızın karşısına dikildiğimizde durum bizim için pek de böyle değildi. Üstelik yolculuğunuzun başlayacağı ve ineceğiniz havalimanlarında 2 ay ara ile terör saldırıları gerçekleşmişse.. (İstanbul Atatürk ve Brüksel Havalimanı)
Neyse ki, Beyoncé’nin biletleri konserden 6 ay önce satışa çıktığı için bizim biletlerimiz çoktan elimizdeydi. Aksi takdirde, en başta ailelerimizin önümüze koyacağı bariyerleri aşamayabilirdik. Sonrasında gerçekleşen olaylar, ailelerimizin duyduğu güvenlik kaygısından çok daha büyük oldu. Otel rezervasyonunun gerçekleşmesi, gidiş-dönüş uçak biletlerinin alınması ve Schengen vizelerimizin çıkmasının ardından 31 Temmuz 2016 için gün saymaya başlamıştık. Ta ki 15 Temmuz gecesine kadar.. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin F-16’lar tarafından vuruluş anını televizyondan canlı izlerken, titreyerek döktüğüm gözyaşlarım o güne ait zihnimde kalan en canlı anım.. Yıllardır gitmeyi hayal ettiğim, elimde biletimle gün saydığım Beyoncé konseri aklımdaki son şey bile değildi.. Beyoncé, 16 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen Amsterdam konserinde Halo şarkısını 15 Temmuz gecesi hayatını kaybedenlere ve Türkiye’ye ithaf ettiğinde orada olma motivasyonum fazlasıyla zirve yapmıştı. Nerede, ne zaman, ne şekilde öleceğini kestiremediğin bir ülkede yaşamanın omuzlara düşen tüm ağırlığı, aynı zamanda hayalleri gerçekleştirme motivasyonunu daha fazla ortaya çıkaran bir güce dönüşüyordu. 2015-2016 birçoğumuzun sokakta yürürken, okula giderken veya kalabalık bir yere girerken ölüm kaygısını beraberinde taşıdığı yıllardı. Herkesin ‘’Ölmeden Önce Yapılacaklar Listesi’’ az çok doludur. İşte bizimkinin de en başında bu konser yazıyordu.
Şimdi diyeceksiniz; ‘’Bu kız neden 2. çoğul şahıs ile konuşuyor?’’ Hemen açıklıyorum. Almina ile yollarımız ilk olarak lise yıllarında kesişti. Farklı Beyoncé fan sayfalarının adminliğini yapıyorduk. İlk gazetecilik deneyimim lise 1. Sınıftayken Twitter’da açtığım Beyoncé Türkiye sayfasında ‘’Saat farkı farketmeksizin ve tamamen Türkçe’’ misyonuyla paylaştığım haberler olmuştu zaten. Gel zaman git zaman, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi çatısı altında yollarımız ikinci defa kesişti. Kaderde bu konsere birlikte gitmek varmış, ikimizde yıllardır bunun hayalini kuruyorduk.
Şubat ayının başında, Beyoncé The Formation World Tour’un başlayacağını resmi olarak duyurduğunda gitmek ya da gidebilme ihtimali aklımıza dahi gelmemişti. Hatta açıklanacak tarihler arasında Türkiye’nin olma ihtimaline bile inanmıyorduk. Hali hazırda, 2007 ve 2009’da olmak üzere 2 kere İstanbul’da gerçekleşmesi planlanan konserleri iptal olmuştu. Fakat kalan son umut kırıntısıyla, change.org’dan bir imza kampanyası başlattık. Türkçe ve İngilizce olmak üzere hazırlanan iki yazı ile birlikte kampanyayı sayfalarımız üzerinden duyurduk. Kısa sürede, bir çok farklı Beyoncé Türkiye sayfasından destek aldık. Azerbaycan ve birçok yakın ülkeden bile imza atanlar oldu. Özellikle organizatörler olmak üzere çok büyük bir kitle, Beyoncé’nin Türkiye’deki pazarının farkında değil. Belli bir yaş aralığı olmaksızın satın alıyor ve dinliyoruz. Son 2 albümünün satış rakamlarına ülkeler bazında bakıldığında, albümlerini iTunes üzerinden en çok satın alan ülkelerden biri de biziz. Aynı durum ondan önceki albümlerinin fiziksel kayıt satışları için de geçerli. Son yıllarda Madonna, U2, Justin Timberlake , Rihanna ve Lady Gaga gibi isimlerin geldiği şehre bir tek Beyoncé’yi getiremediler. Doğal olarak, imza toplayarak biz de getiremedik. Bir ders çıkışında, Almina ile ‘’O gelmiyorsa, biz ona gidelim.’’ konu başlıklı kendimizin bile inanmadığı bir konuşma yaptık. Hatta en son okulun karşısındaki kafede öğrenciye kredi veren banka bile baktığımızı hatırlıyorum, o kadar inanmıyoruz ailelerimizin ‘’Tamam, gidin.’’ diyebileceğine..
En zor adımlar listesinin en kolayı ailelerimizden gerekli maddi desteği almak oldu. Ben müthiş öngörümle, hem Avrupa Birliği’nin hem de NATO’nun genel merkezinin Brüksel’de bulunmasından dolayı güvenlik açısından Belçika’yı seçmemiz gerektiğini düşündüm. Ne öngörü ama.. Ayrıca genelde Beyoncé biletleri dakikalar içinde sold-out olduğundan, en geç bitecek konserin Brüksel konseri olduğunu düşünüyordum. Sadece para yeterli olmuyor anlayacağınız, bir de dakikaları hesap ediyorsunuz. Brüksel konseri için Fan Club ön satışı koyulmamış olması bizim için bir avantajdı. Her ne kadar ikimizde beyonce.com üzerinden Beyhive platformunda resmi olarak kayıtlı olsak da, Türkiye’de konser olmayacağı için özel şifreler mailimize gelmeyecekti. 2 hafta sonra başlayacak olan bilet satışı için paramızı hazırlarken, Brüksel konserine de ön satış yapılacağı duyuruldu. Alelacele iki BeyGoldCircle Package bileti için 500 Euro’yu banka hesabıma yatırdık fakat daha zor olanı satış başladığı anda şifreyi nasıl bulacağımızdı. Beyhive Fan Club özel bölgelerindeki biletler sınırlı sayıdaydı ve sisteme şifreyi girmeden satın alma sayfasına yönlendirilmiyordu.
Sabah 10:00’da bilgisayar başına oturduğumuzda, Amerika için yayınlanan şifrenin son single ismi Formation olmasından ilham alarak aklımıza gelen bütün şifreleri denedik. Olmadı. Almina Twitter üzerinden şifreyi aramaya koyulurken, ben de Facebook üzerinden Belçika fan sayfalarına ‘’EMERGENCY!’’ başlıklı mesajlar atmaya koyuldum. En kıytırık olanından cevap geldiğindeki sevincim bir yana, şifrenin ‘Beyoncé’ olmasının yaşattığı şaşkınlık bir yana. Şarkı sözlerindeki anahtar kelimelere kadar en az 100 tane şifre denedik, tek denemediğim ismini yazmaktı. Bazen basit düşünememek daha büyük bir handikapa yol açıyor derler ya..
Başımıza gelen tüm felaketleri ilk paragrafta anlattığım için buradan sonrası hikayenin en güzel kısımlarıyla ilgili olacak. 15 Temmuz 2016 gününden iki hafta sonra İstanbul-Brüksel yolculuğumuz başladı. İkimizin ailesinde de kamu personeli olmadığı için İstanbul’dan çıkışta herhangi bir sorunla karşılaşmadık. Öğle saatlerinde Brüksel Havalimanına vardık. Bundan önce girdiğim pasaport kontrollerinin birçoğunda heyecanlandığımdan çok daha fazla heyecan hissediyordum. Ama bu gerginlikten çok, tatlı bir heyecandı. Sonuçta görevli ‘’Belçika’ya giriş yapmak istemenizin nedeni nedir?’’ diye sorduğunda ‘’Beyoncé konseri için geldik.’’ deyip biletlerimizi göstereceğimiz anı ikimizde gerçekten iple çekmiştik. Pasaport görevlisi de en az bizim kadar Beyoncé seviyor olacak ki, sorusunun cevabını aldığında gözlerinin içi parladı. Yoksa başka hangi sebeple ‘’Meet and Greet var mı?’’ diye sorduğunu inanın ben de bilmiyorum. Dünyanın en gerilimsiz ve sevimli gümrük geçme anı olmasının sebebi, damgaları bastıktan sonra dahi arkamızdan ‘’İyi eğlenceler.’’ diye bağırması oldu.

Konser gününden önceki 3 gün boyunca, Brüksel’i ve Brugge’u gezdik. Brugge’dan baya bir yorgun şekilde döndükten sonra, otel odasındaki heyecan gitgide daha da büyümeye başladı. Yarın o gündü ve ikimizde bunun sonuna kadar farkındaydık. Akşam 20:00’de başlayacak konser için saat kaçta gitmemiz gerektiğini konuşurken, ben sürekli elimizdeki biletin VIP olduğundan, saatler öncesinden gitmemizin gerekmediğini düşünüyordum. Almina ise tam tersi ‘’Kanka delirdin sen galiba..’’ bakışları atıyordu. O kadar para verdikten sonra, normal saha içi biletiymiş gibi en önlerde olmak için saatler öncesinden oraya gitmemiz gerektiği fikri gerçekten bana azap gibi geliyordu. En sonunda sabah 10:00’da stadyumda olma konusunda anlaştık. Ki benim için hala çok erken bir saatti. 10 saat beklemek. Ayakta ya da yerde oturarak 10 saat beklemek. Bu bile yetersiz gelmiş olacak ki, gece tam uyumaya hazırlanırken çok sayıda fan sayfasında Brüksel’deki dinleyicilerin şişme yatak ve battaniyeleri ile çoktan stadyumun önüne gitmeye başladığı haberini gördük. ‘’Şaka mı bu?’’ dediğimi hatırlıyorum. Ama aynı zamanda da çok değişik bir his. Çok uzun süredir dahil olduğumuz bu tutku ve hayranlığın, başkaları tarafından da bu kadar büyük boyutlarda olduğunu tahmin edememiştim. Sonuç olarak, Almina ile birlikte sabah 07:00’deki ilk metroda kendimizi bulduk. Şehrin sınırlarına yaptıkları King Baudouin stadyumuna, bomboş bir metroda onlarca duraktan geçerek gittik. Sürekli daha çok insanın sıraya girmeye başladığına dair haberler gelirken, inanın o yol bir işkence gibiydi. Bitmek bilmedi. Sonunda bittiğinde ve metrodan indiğimizdeki sırayı gördüğümde nasıl olsa kimse dilimizi bilmiyor fikrinden güç alarak onlarca küfür ettim. Golden Circle ile Beyhive Golden Circle kapısının farklı olduğunu anladığımız ana kadar küfür ettim. Yukarıda bahsettiğimiz şifrenin alameti işte burada ortaya çıkıyor. Bizim aldığımız bilet normal saha içi bileti değildi. Sınırlı sayıda satılan ve erken giriş hakkına sahip olan fan club biletlerinden almıştık. Doğal olarak o kapıda bekleyenlerden önce girecek ve onlardan önde olacaktık. Fakat sabahın 08:00’i olmasına rağmen, erken giriş hakkına sahip olan ve yakalarına VIP kartı takılacak olan insanların sıraya girdiği kapıda bile 62. ve 63. Kişiler olarak anca yerimizi alabildik. İspanya’dan, Brezilya’dan, Almanya’dan gelen insanlar vardı. Sıradaki tek Türkler ikimizdik. Bol sigara içmeli ve bol yerde oturmalı geçen saatlerden sonra, mucizevi bir şey oldu. O an için, mucizeviydi.
Kapı açılış saati normal şartlarda 17:00 olarak belirlenmişti. Brüksel’e bardak boşalırcasına yağmur yağmaya başlamadan önce. Tüm sıranın yağmurdan korunmak için farklı yerlere dağıldığı o anda, Almina’nın beni kapılardan birinin altına çektiğini hatırlıyorum. ‘’Nasıl yani, ellerimize yazdıkları sayıların bir önemi kalmayacak mı?’’ dedim. Kapıları açmak için bir sürü güvenlik kapıların arkasında dizilmeye başladı. Gece burada sabahladığını ve herkesten önce girme hakkının olduğunu bağıra çağıra haykıran Brezilyalı kızı, hiç uğraşasım olmadığı için önümüze aldık. Gerçekten İngilizce kavga etmeye hiç halim yoktu. Yani haklıydı da.. 62. ve 63. olmak yalan oldu. Kapıdan ilk geçenlerden biri de biz olduk. Sonrasında biletlerimizi, VIP kartlarımızı ve Beyoncé’nin Beyhive biletlilere özel olarak hazırlattığı çanta, havlu, gözlük kitini almak için farklı bir gişede tekrar sıraya girdik. Medeniyetin beşiği ülkelerden geldiğini her yerde gururla belli etmekten çekinmeyen insanların, birbirlerini nasıl itip üstünden atlamaya çalıştıklarını görmenizi çok isterdim. Kusura bakmasınlar da, biz bu tip hareketlere Türkiye’den antrenmanlı geldik. Almina’ya ‘’Bu nasıl bir VIP bilet anlayışı?’’ diye söyleniyordum.

Üstümüzde bomba olma ihtimali olan her ne varsa çıkararak geçtiğimiz x-ray cihazından sonra, bu sefer başka bir sıraya girdik. Diğer gişeden gelen 10 kişilik grupları, sıralarına götürmek için bir rehber bekliyordu. ‘’Hazır mısınız, şimdi sağınızda gördüğünüz farklı kapılarda bekleyen yüzlerce kişinin önüne geçeceğiz.’’ diyerek bizi gaza getirmeye çalışıyordu sanırım. Dünya savaşı çıkmışta, açlıktan ölmemek için ekmek sırasına girermişiz gibi mücadele ettiğimiz o biletleri teslim alma anının yarattığı sinir harbinden hala çıkamamıştım. Rehber bizi bir süre boyunca yürüterek kendi kapımızın bulunduğu noktaya getirdiğinde, Almina şöyle dedi; ‘’Sıradaki 10. ve 11. kişileriz.’’ Bunun ne demek olduğunu anlamanız lazım. Kapılar açıldığında, sahnenin önünde yerini alacak olan 10. ve 11. kişi demek. Sinir harbi mi? Biz sıraya girdiğimizde, Brüksel’e güneş geri döndü. Hayır, gerçekten döndü.
2 saate yakın geçen bir sürenin ardından, izbandut gibi adamlar bize doğru gelmeye başladı. Rehberlerden biri ‘’Şimdi tek sıra halinde sizleri içeri sokmaya başlayacağız. Yürümeye başladıktan sonra, koşmaya çalışan olursa sıranın en sonuna geçmek zorunda kalacak. Lütfen bize yardımcı olun.’’ şeklinde herkese gerekli ültimatomu vermiş oldu. Nazi kampı zamanlarından kopup gelmiş gibi olan bu uygulama bile moralimi bozamazdı. Yürümeye başladık, dünyanın en güzel adımlarıydı. Sahanın içine girdiğimiz ve sahnenin gözükmeye başladığı andan itibaren önümdeki 9 kişi özgürlüğe koşar gibi koşmaya başladı. Doğal olarak, biz de. Saniyeler içerisinde, Beyoncé’nin yürüyeceği sahne ile arasında 1 metre olan demirliklere tutunmuş halde bulduk kendimizi. Sağımda ve solumda olan herkes, saatler sonra Beyoncé ile arasında sadece 1 metre mesafe olacağını idrak etmiş şekilde çığlık atıyordu. Almina da. Ben mutluydum ama gereksiz bir sakinlik vardı üzerimde. 11 saatlik beklemenin, gördüğüm manzaraların, tuvalete gidemememin ve daha da gitme imkanımın kalmadığını beynimin içinde kendi kendime düşünmeye devam ettiğim için olabilir. ‘’Tamam, artık yerimiz belli biraz sakinleşmenin vakti geldi.’’ dedim. Tutunduğum demire dayanarak oturdum ve bir sigara yaktım. Yakmaz olaydım. Bana doğru koşan binlerce insan gördüğümü hatırlıyorum, savaş sahnesi gibi. Zar zor tekrar ayağa kalktım ve demire tutundum. Bilinçli yapılmamış bir Meksika dalgasının ardından, bulunduğu yeri idrak eden bir sürü insanın çığlıklarını duymaya başladık. ‘’Bir sigara ya, bari bir sigara içerseydim oturarak.’’ diye isyandayım. Tahmin edebileceğiniz üzere o dakikadan sonra oturma şansımız kalmadı.
Konser saatinin gelmesini beklerken saha içinde yaşadıklarımız tamamen ayrı bir yazının konusu olabilirdi aslında.. Kalabalığın giderek artmaya ve stadın yavaş yavaş dolmaya başladığı anlarda, güneşte en yakıcı ve terletici haliyle tepemizde duruyordu. Beyoncé’nin Beyhive biletlilere özel hazırlattığı kitlerdeki havlular bir süre sonra şapka işlevi görmeye başladı. Saatlerce ayakta beklemenin, susuzluğun ve yavaştan kendini belli etmeye başlayan açlığın etkisiyle birlikte VIP sırasından başka her şeye benziyorduk. 1 metre aralıklarla sırtı sahneye dönük şekilde bekleyen güvenliklerin bize bakışlarını da görmenizi çok isterdim. Artık acımaya başlamış olacaklar ki, bir süre sonra ön sıra için su anonsu yapıldı. ‘’Tamam sular birazdan gelecek.’’ dedi tam önümüzdeki güvenlik. Ben de zannediyorum ki, en azından pet şişede bir su getirecekler. Sağolsunlar. Elinde su dolu kova ile bir kadın güvenlik geldi. Elindeki 6 bardağı kovaya soktu çıkarttı, dağıtıyor. Çıldırıyorum. Kovalardaki sular bitiyor, anında yenisi geliyor. Sistem aynı şekilde devam.. Bildiğiniz plastik kova ve bildiğiniz beyaz plastik bardaklar.. Kendimi ‘’Ne yapsın binlerce insana, en pratik çözüm bu.’’ şeklinde düşünerek sakinleştirmeye çalışıyorum. Bir yandanda ‘’Ulan şurada 10 koli su açtırtsa Beyoncé’ye koyar mı be? Bu görüntüye ne gerek var?’’ diyorum. Arkadan ‘’Lütfen bir tane daha!’ diye bağıran insanlar.. Sonrasında o bekleyen güvenliklere bir de sandviç dağıtıldı. Önünde masum kedi bakışlarıyla, ağzı sulanan en az 5000 kişi var. Yazık adam arkasını dönerek bir ısırık almaya çalıştı, zar zor yuttu en sonunda. Baktı olacak gibi değil, en sonunda 2 parçaya bölüp önündeki 2 kıza verdi. Arkadan öne doğru uzanan eller, bir yandan kahkahalar, bir yandan alkışlar.. Birkaç güvenlik daha aynı şekilde sandviçlerini bölerek biz bekleyen zavallılara verdiler. Anlayacağınız tam bir sefillik manzarası. Belki bana kızanlar olacak ama tekrar VIP mevzusuna dönmek istiyorum. O an için biz orada ‘Very Important Person’lardık ya.. En azından bu lanet kelimenin açılımı bu. Ne kişiliğimiz kaldı, ne önemimiz.. Zaten bir daha asla VIP bilet almayacağıma yemin ettim, diğer yeminim de Beyoncé konseri harici başka hiçbir yerde VIP olmak istemeyeceğime dairdi.
Fakat tüm bu isyanlarımız, yorgunluğumuz ve sefilliğimiz dev LED ekrandaki ‘’Şimdi izleyeceğiniz konserin ses sistemleri THX Live sertifikasına sahiptir.’’ yazısını görene kadardı. O yazıdan sonra verdikleri bass ise anlatılmaz yaşanır. Gerçekten vücudumdaki her bir organımın titrediğini hissettim. Turne için özel çekilen intro videosu ile birlikte büyük LED ekran 360 derece dönmeye başladığında, çığlıklar da yükselmeye başlıyordu. Dakikalar sonra, Beyoncé’yi canlı izleyecek ve dinleyecektik. O anın hissettirdiği duygularla birlikte gerçekten vücudumdaki bütün yorgunluğun, susuzluğun, açlığın sıfırlandığını söyleyebilirim. Intro videosunun bitişinden sonra ‘Formation’ şarkısının girişi duyulmaya başlandı. Almina ile yerimizde duramıyorduk. İlk olarak dansçılar LED ekranın arkasından gelerek sahnenin ortasına doğru yürümeye başladılar. Çığlıkların en üst düzeye çıktığı anda ise Beyoncé yavaş yavaş sahnenin altından üzerine doğru yükselmeye başladı ve biz o anda boyut değiştirdik.
Merak etmeyin, 2 saatlik konseri dakikası dakikasına yazmayacağım. İnanın zaten, nasıl kelimelere dökebileceğimi ben de bilmiyorum.
Bir şeyi ne kadar çok beklerseniz, olduğu anda da sadece o anı yaşamaya odaklı oluyorsunuz bence. Konserin öncesinde olan her şeyi dakikası dakikasına hatırlıyorum. Fakat sıra konseri anlatmaya geldiğinde, beynimde canlanan şeyler genellikle o anki hislerimle alakalı oluyor. ‘’Kanka geliyor!’’ diye bağırdım Almina’ya. Kalp atışlarımı vücudumun her zerresinde hissediyorum ama. Beyoncé ilk olarak önümüzden geçtiğinde, Almina’nın attığı çığlığı hatırlıyorum. Dünyanın en güzel çığlığıydı. Beyoncé’ye 1 cm daha yakın olabilmek için, arkadan sırtımıza doğru binen yüzlerce kişiyi hatırlıyorum. Onlar bile çok güzeldi. ‘Love On Top’u bütün stadyum birlikte söylemeye başladığında, çok muazzam bir sesim varmış gibi bağırarak söylediğimi hatırlıyorum. ‘Halo’da Almina ile birbirimize sarılarak şarkıya eşlik ettiğimizi ve gözlerimden süzülen birkaç damla yaşı hatırlıyorum. O an ben oradaydım ve o an tamamen bana aitti. Hayatımda kaç kere tam anlamıyla ‘’yaşadığımı’’ hissettim bilmiyorum ama o anı sonuna kadar yaşadım. En büyük hayallerimden biriydi. Çok değerliydi. Hayatımın en önemli dönemlerine damgasını vuran, bazen en mutlu anlarımda, bazen en üzgün anlarımda son ses dinlediğim.. Bana her notasında daha da fazla güç veren, benim için tılsımlı bir şarkıydı. Karşımda Beyoncé’nin canlı söylediği, gökyüzünde havaifişeklerin durmaksızın patladığı ve bağırarak eşlik ettiğimiz o anı nasıl anlatırım? Ancak bu kadar anlatabiliyorum işte.
Hayatta hayal ettiğiniz ne varsa eğer, lütfen gerçekleşmesi için çok çaba sarf edin. Şehirlerin, okulların, işlerin koşuşturmasında yaşadığımız bu hayat, hayat değil. Hayatımız hayal ettiğimiz ve onları gerçekleştirdiğimiz zaman yaşadığımız dakikaların ya da saatlerin ardında bizi bekliyor bence. Yaşamayı hissetmek o işte. Ne elinizde olmayanların, ne sizi üzen insanların, ne başaramadıklarınızın, ne de kaybettiklerinizin sizi üzemediği tek an, o an.. Günlük hayatınızda yaşadığınız, çabaladığınız, acı çektiğiniz her şeyi, bir gün bunları hissetmek için yaşayın. Ulaşmak istediğiniz şeyler, yerler hiç bitmesin. Bitmesin ki, her zaman daha da çok yaşadığınızı hissedebilin. Hayat işte o zaman güzel. Güzelmiş yani.
Konser bittiğinde ve çevremizdeki insanlar ile aramızdaki mesafe yavaş yavaş artmaya başladığında, bir iki adım attıktan sonra Almina ile birlikte yere yığıldık. Bacaklarımdaki acıyı, saatlerdir ağzımdan bir lokma girmemiş oluşunu, en hard-core şekilde geldiğini belirten tuvaletimi yavaş yavaş hissetmeye başlıyor olsam bile deli gibi kahkaha atıp, birbirimize sarılıyorduk. Annemi aradım, ona da sadece çığlık atıyordum. Sarışın bir güvenlik görevlisi, güvenlik sebebiyle stadın en hızlı şekilde boşaltılması gerektiğini söylediğinde ona bile çığlık atmış olabiliriz. Zar zor birbirimize tutunarak ayağa kalktık. Sarılarak çıkışa doğru yürürken, birbirimize neler söyledik inanın hatırlamıyorum ama saf mutluluğu paylaştığımız kesindi. Yıllar geçse dahi birbirimize anlatmaktan bıkmayacağımız, çocuklarımıza anlatacağımız ve hatta bir gün bu hisleri yaşamaları için onlara sonuna kadar destek olacağımız bir anımız olmuştu.
KadınPod podcast programında Almina ile birlikte yaptığımız Beyoncé bölümünü dinlemek için tıklayınız.
2 YORUM BULUNMAKTA
Murat Ozbalci
Elif Tebrik ederim, çok güzel hazırlamışsın siteni. Ben babanın Fakülteden arkadaşıyım.
Betül
Ağlamak istiyorum. Yazılanları okurken hepsini bir bir yaşadım. Mükemmel. Eğer imkanım olursa kesinlikle konserine gitmek istiyorum. Ama nasıl olur ne zaman olur ya da olur mu bilmiyorum ve tamda şuan ağlamak istiyorum.
YORUMUNUZU GÖNDERİN